Etiket arşivi: Selçuk Pehlivanoğlu

10 Kasım – Ata İstedi, Meşale Ateşlendi

Atatürk’ün önderliğinde, O’nun çağdaş eğitim vizyonu doğrultusunda hayata geçirilmiş bir Cumhuriyet projesi olan Türk Eğitim Derneği, kuruluşunun 80. yılını kutlamaya hazırlanıyor. Dernek, Ata’yı ölümünün 69. yılında özlemle anarken, “Eğitim İçin El Ele, Tek Yürek, Tek Meşale” sloganıyla da O’nun yaktığı Eğitim Meşalesinin hep birlikte, inançla geleceğe taşınacağı mesajını veriyor.

Eğitimin bir milletin geleceğini yaratmadaki rolünü çok iyi bilen Atatürk, 16 Temmuz 1921 günü Ankara’da topladığı Maarif Kongresi’nde, yeni nesli yetiştirecek öğretmenlere önemli mesajlar vermişti. Bu mesajlarda yer alan ve Cumhuriyet’in çağdaş eğitim politikasını yansıtan ilkeler, 80 yıl önce Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türk Eğitim Derneği’nin de temel misyonunu şekillendiriyordu.

Türk Eğitim Derneği, 80. yılını bir dizi anlamlı etkinlikle kutlamaya başlarken, Atatürk’ün eğitim alanında yaptığı yeniliklerin, aydınlanma ve çağdaşlaşma yolunda atılmış ilk adımlar olduğu inancını bir kez daha vurguluyor. Dernek, bir ülkenin ilerlemesindeki en önemli etkeni “eğitim” olarak tanımlayan ve bu bağlamda milli eğitim program ve politikaları geliştirmenin önemine işaret eden Ulu Önderin vizyonu doğrultusunda faaliyetlerini sürdürüyor.

Ata’nın izinde 80 yıl
Mustafa Kemal Atatürk, 1 Kasım 1925’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışında yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Bilim ve eğitimde ilerlemeye yönelik genel isteği yerine getirebilmekten daha çok uzağız. Önümüzdeki yıl için sizlerden devletçe yapılabilecek en büyük özveriyi rica ederken, varlıklı olan vatandaşlarımıza da korumalarına verilmiş olan çocuklarımızı özel girişimleri ile okutup yetiştirmelerini önemle öğütlerim.”

Türk Eğitim Derneği, Atatürk’ün gösterdiği hedef doğrultusunda, çoğu cumhuriyetin kurucuları arasında yer alan isimlerin bir araya gelmesiyle, 31 Ocak 1928’de kuruldu.

Derneğin öncelikli amacı Türkçe ve yabancı dilde eğitim veren okullar kurmak, öğrenci yurtları açmak ve maddi imkânları yetersiz başarılı çocuklara burslar vererek eğitimlerini sürdürmelerini sağlamaktı. Ancak Dernek zaman içinde, Türk eğitim standartlarını çağdaş seviyeye taşıyacak bilimsel platformlar oluşturmayı, araştırma projeleri ile eğitim sisteminin sorunları ve çözümleri konusunda toplumu bilinçlendirmeyi ve Türk eğitim politikasının oluşturulmasında söz sahibi olmayı da misyonları arasına kattı.

Öncelikle eğitim alanında sivil inisiyatifin etkinleştirilmesini hedefleyen Dernek, eğitime doğrudan veya dolaylı katkı sağlayan kişi ve kuruluşlarla deneyim ve düşünce paylaşımına gitmeyi, eğitimdeki önder kuruluş konumunu güçlendirmeyi, eğitim alanında edindiği tecrübeleri ülke çapında eğitimin tüm boyutlarına taşımayı ve çalışmalarını uluslararası düzeyde de sürdürmeyi esas alıyor.

Türk Eğitim Derneği, 80 yıl içinde, ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle öğrenim olanağı bulamayan 46 binden fazla öğrenciye kendi öz kaynaklarıyla karşılıksız öğrenim bursu verdi. Türk çocuklarının bilimsel, kültürel ve sportif başarılarına yönelik projeler kapsamında 21 okul, 6 şube, 1 temsilcilik ve 1 öğrenci yurdunu da faaliyete geçirdi. Dernek ayrıca, ulusal eğitime sunduğu hizmetlerin yanı sıra bilimsel yönden de katkılar sağlama ilkesini benimseyerek 1977 yılında kendi bünyesinde Bilim Kurulu’nu oluşturdu.

“Meşale hiç sönmeyecek”
Türk Eğitim Derneği, ölümünün 69. yılında Ata’yı saygı ve özlemle anarken, O’nun, “Türkiye’yi yüksek kalkınmışlık düzeyine çıkaracak çağdaş bilgilerle donanmış ve milli kurumlarda yabancı dil öğrenmiş bireyler yetiştirmesi için” Türk Eğitim Derneği’nin kuruluşuna önderlik ettiğini bir kez daha hatırlıyor, hatırlatıyor.

Ata’nın “Eğitimdir ki bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum halinde yaşatır veya bir milleti kölelik ve yoksulluğa terk eder” sözleriyle, eğitimi özgürlüğün teminatı ve kalkınmanın anahtarı olarak gördüğünü biliyor, bildiriyor.

Türk Eğitim Derneği, Ulu Önderin yaktığı meşalenin geleceğimizi de aydınlatacağına olan inancıyla, eğitim alanındaki çalışmalarını 80 yıldır olduğu gibi bugün ve yarın da en ön safta sürdüreceğine, O’nun manevi huzurunda bir kez daha and içiyor.

Eğitemeyen eğitim sarmalında Türkiye’nin rekabet gücü

“Rekabet, aynı yarışta koşmayı seçmek demektir. Rekabetüstünde ise rakipler, kendi yarış alanlarını kendileri seçerler.” Edward de Bono

Türkiye’de mevcut duruma bakıldığında, 2002-2007 yılları arasında %7,5 oranında ekonomik büyüme sağlanmış, üretim ve hizmet sektörleri son birkaç on yıl içinde küresel piyasalarla bütünleşme ve rekabet etme yönünde kayda değer bir değişim ve dönüşüm süreci yaşamıştır. Ne yazık ki, bu büyüme tek başına yeterli olmamış, aynı dönemde eğitim sistemi, ekonomi, istihdam ve toplumdaki değişimleri destekleyecek gelişimi gösterememiştir.

Kaynak yetersizliği, eğitim sisteminin istenen ivmeyi yakalayamamasının en önemli sebebi olarak gösterilmektedir. Oysa, Dünya Bankası ve TÜİK tarafından yapılan çalışmalarda, özel harcamalar da dikkate alındığında, Türkiye’de GSYİH’dan eğitime ayrılan pay %10,4 olarak hesaplanmaktadır. Bu oran, OECD ülkeleri içinde, Güney Kore ile birlikte, GSYİH’dan eğitime harcanan en yüksek orandır. Yani aslında, Türkiye, eğitime önemli bir miktarda kaynak ayırmaktadır. Öyleyse, temel sorun, eğitime ayrılan kaynakların yanlış yönlendirilerek etkin ve verimli kullanılamamasıdır. Türkiye’de her yıl yaklaşık 10 milyar dolarlık bir kaynak ortaöğretime ve yükseköğretime geçiş sınavlarına hazırlık kapsamında adeta sektör içinde sektör haline gelmiş olan dershanelere harcanmaktadır. Bu büyüklükte bir harcamanın, bir kısmının bile okullarda eğitimin geliştirilmesi için kullanılması halinde sağlayacağı katkılar göz ardı edilemez.

Bu kaynaklarla aslında neler yapılabilir? Türkiye’nin yükseköğretim çağındaki nüfusunun okullaşma oranı %65 düzeyine çıkarılabilir. Bunun için, sadece 3.221.000.000$ yıllık kaynak ile, bir yılda Sabancı ve Koç Üniversiteleri niteliğinde (3.221.000.000$/500.000.000$ = 6,42) yaklaşık 7 yeni üniversite kurulabilir. Bu nitelikte bir devlet üniversitesi 7.000 öğrenci için yeni kapasite yaratır. 2007 yılı YÖK ve üniversite bütçelerinin toplamının 6.586.692 bin YTL olduğu göz önünde bulundurulursa, boşa giden kaynaklar ile her yıl yüksek öğretimde (6,42 x 7.000 = 45.080) 45.080 öğrencilik yeni örgün eğitim kapasitesi oluşturulabilir. ÖSS’ye hazırlık için zaten yapılmakta olan harcamaların üniversite eğitimine yönlendirilmesi sonucu, kaynakların daha verimli kullanılması sağlanmış olacaktır. Her yıl ÖSS’ye hazırlık için harcanan kaynaklar ile Türk Eğitim Derneği’nin “Türkiye’nin Üniversiteye Giriş Sistemi” raporunda 2023 yılı için öngörülen ve YÖK’ün “Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi – Taslak Rapor”unda 2025 yılı için öngörülen yükseköğretimde kapasite artışı ve lisansüstü düzeyde araştırmacı – öğretim elemanı yetiştirme hedefleri, ek bir kaynağa ihtiyaç kalmadan gerçekleştirilebilir.

Türkiye’de 70,5 milyonluk toplam nüfusun yaklaşık 20 milyonunu, 0-19 yaş aralığı oluşturmaktadır. Yani, yaklaşık 20 milyon kişi eğitimin tüm kademelerinden hizmet almaktadır. Bu nüfus 2023’e kadar demografik fırsat olarak karşımızdadır. Bu büyüklükte bir nüfusun küreselleşmenin ve bilgi çağının gerekleri doğrultusunda eğitilemediği takdirde bu fırsatın nasıl büyük bir tehdide dönüşebileceği görülmelidir. Pek çok gelişmekte olan ülke gibi Türkiye’de de eğitim bir yandan ülke gündeminde rejim ve ekonomi tartışmalarının gerisinde kalmakta, diğer yandan ise pek çok sosyal ve ekonomik sorun için çözüm olarak gösterilmektedir. Eğitimin başka sorunlara çözüm olabilmesi, ancak ve ancak kendisinin kronikleşmiş bir sorun olmaktan çıkmasıyla mümkün olabilecektir.

Rekabet etkenleri, 1960’lardan bu yana, her on yıla bakıldığında farklılıklar göstermiştir. 1960’larda ‘üretim üstünlüğü’, 1970’lerde ‘maliyet üstünlüğü’, 1980’lerde ‘kalite üstünlüğü’ ve 1990’larda ‘hız üstünlüğü’ ana rekabet etkenleri olarak görülmüştür. 2000’li yıllarda ise daha ‘soyut etkenler’ ortaya çıkmıştır. Bu soyut etkenlerden bazıları çalışanların yaratıcılıkları ve bilgileri, yeni bilgilere ulaşabilme ve kullanabilmelerindeki hızları ve öğrenmenin bitmeyen bir süreç olarak algılanması gibi rakipler tarafından anlaşılabilmesi ve taklit edilebilmesi zor etkenlerdir. Baş döndürücü değişimlerin yaşandığı bilgi çağında artık rekabet gücü en önemli odak noktası haline gelmiştir. O halde eğitimin öncelikli işlevi, bilgi toplumunun gerekleriyle baş edebilmek için ‘etkin’ ve değişime uyum sağlayacak şekilde ‘hızlı’ ve ‘nitelikli’ işgücü yetiştirmek olmalıdır. Dünya bu kadar hızlı değişirken, eğitim bu değişmenin gerisinde kalmamalıdır. Bunun formülü çok basittir: Eğitimin hızı ve niteliği, bilgi toplumundaki değişim hızı ve gereklerine en azından eşit ya da daha büyük olmalıdır.

Bilgi çağı ekonomisinde ana sermaye beyin gücü, yani, iyi yetişmiş insan gücüdür. Sürdürülebilir rekabeti mümkün kılacak olan bu sermayedir. Oysa, Türkiye’de mevcut koşullara bakıldığında, yalnızca eğitime aktarılan kaynaklar değil, insan sermayesi de har vurup harman savrulmaktadır. Önemli bir değişken olan istihdam ile eğitim arasındaki ilişkiye bakıldığında, şu anda var olan işgücünün, sanayi ötesi çağın istihdam alanlarının gerektirdiği becerilerle donatılmamış olduğu görülmektedir. Ekonomik kalkınma ve rekabet gücünün geliştirilmesi ile o ülkenin genç nüfusunun ne öğrendiği arasında doğrudan bir ilişki vardır. Eğitim, kalkınma ile ilgili stratejilerin merkezinde yer alır. Burada odak noktası, eğitim kurumlarının niteliği ve ekonomik kalkınma ile eğitimin kazandırabileceği beceriler arasında ilişkiyi belirlemektir. Türkiye’de verilen eğitimin niteliğinde ciddi problemler olması, işgücünün beceri düzeyi ve yenilikçilik kapasitesi(zliği) üretimin yapısını olumsuz etkilemektedir.

Demografik bir fırsat olarak görülen genç nüfusu ile övünen Türkiye’de;
• 2006 yılı itibariyle işgücünün %66’sı, istihdamın %66,7’si ve işsizlerin %59,9’u lise altı eğitim seviyesindekiler ve okumaz-yazmazlardan oluşmaktadır.
• Ne öğrenim, ne de iş hayatında yer almayan kadınların sayısı 2,2 milyon dolayındadır.
• Halen 15 yaş üzerinde okuma yazma bilmeyen 6,1 milyon kişi bulunmaktadır.
• İlköğretim çağında yaklaşık 1.142.000 çocuk eğitim hakkından yoksundur ve okula devam edenler de bilgi çağının gerektirdiği temel becerileri kazanamamaktadır.
• 2007 yılı itibariyle Türkiye 55 ülke arasında rekabet gücü sıralamasında 48. sırada yer almıştır.
• UNESCO tarafından eğitimin gelişimini ölçmek için hazırlanan ‘Herkes İçin Eğitim Gelişme Endeksi’nde Türkiye 125 ülke arasında 77. sırada yer almaktadır.
• PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) araştırmasında öğrencilerin problem çözme başarılarına göre yapılan sıralamada Türkiye, katılan 40 ülke içinde son sıralarda yer almıştır.
• İşsizlik %10’luk seviyenin altına indirilememiştir.

Bu veriler aslında Türk gençliğinin ve dolayısıyla Türkiye’nin büyük resimde nerede yer aldığını açıkça göstermektedir. 2023 yılına gelindiğinde, nüfusun %70’i çalışma çağında olacaktır. Küçülen dünyada büyüyen eğitimsiz gençlik, gerekli önlemler hemen alınmazsa bir tehdide dönüşecektir. Eğitim açısından dünya ortalamalarına ulaşamadığımız düşünüldüğünde, eğitimin bireysel yönelimli ve kısa erimli uygulamalara bırakılamayacak ve ideolojik kazanımlar için bir araç olarak kullanılamayacak kadar önemli bir iş olduğunun artık farkına varılmalıdır. Ülkemizdeki sorun, kaynak yetersizliği değil, sürekli değişen politikalar ve kuvvetler kavgasıdır. Ancak tüm paydaşların katılımıyla oluşturulacak ulusal bir eğitim programı, Türkiye’yi rekabet gücü yüksek önder bir ülke yapacaktır.

Gelecek kuşaklarımızın kendi yarış alanlarını yaratmalarını sağlamak öncelikli görevimiz

Üniversiteden Multiversiteye

Üniversiteler öğretim piramidinin en üst kademesinde yer alan kurumlardır. ‘Üniversite’ Latince Universitas sözcüğünden gelmektedir ve aslında Türkçe’deki lonca sözcüğünün karşılığıdır. Bologna Üniversitesi (1088) ve Paris Üniversitesi (1160) bu tür üniversitelerin ilk örnekleridir. Üniversite bugün bilinen haline gelmeden önce pek çok değişik formlarda faaliyette bulunmuştur. İlk önce kilise merkezli üniversiteler kurulmuş, bu üniversiteler din adamlarının eğitimini üstlenmiştir, Daha sonra kurulan üniversiteler ise bilimsel bilgiyi odak almış, öğretimin yanı sıra araştırma ve kültür oluşturma işlevlerini de yüklenmişlerdir. (Von Humbolt Üniversitesi) Bir sonraki aşamada ise üniversiteler bilginin üretimi (araştırma), bilginin sunulması (dersler) ve dağılımından (yayınlar) sorumlu kurumlar haline gelmişler; daha sonra buna topluma hizmet sunma eklenmiş, böylece dörtlü bir işlevi yerine getiren bir modele geçmişler, yani multiversite halini almışlardır. Bu süreç, üniversitelerden beklentileri artırmış ve yükseköğretimin yeniden yapılandırılması gündeme getirilmiştir.

Aslında üniversite bin yıllık bir kurumdur; ancak, 20. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte pek çok yeni üniversite türü ortaya çıkmıştır. Bu sayede yüksek öğretim elitist olmaktan çıkmaya başlamış, daha geniş kitlelere ulaşabilir hale gelmiştir. Özel kuruluşlar eliyle yükseköğretimin sunumu değişik biçimlerde gerçekleşmektedir. Bunlar arasında kar amacı gütmeyen (non-profit) vakıf üniversiteleri (Harvard, Stanford), kar amacı güden (for-profit) kurum üniversiteleri (University of Phoenix, Dewry University), şirket (corporate) üniversiteleri (Motorola University, Oracle University), sınır ötesi (transnational) üniversiteler (Nottingham, The Apollo Group) ve sanal (virtual) üniversiteler (Tec de Monterry) bulunmaktadır.

Türkiye’de ise üniversite kurumu 1933 yılında Darülfünun’un kaldırılmasıyla ve İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasıyla başlamıştır. Daha sonra Karadeniz Teknik ve Ankara Üniversiteleri ve ardından da Karadeniz Teknik ve Orta Doğu Teknik Üniversiteleri, Amerikan üniversite modeline göre kurulmuşlardır. 1923–2008 yılları arasında Türk üniversitelerinin çok yol kat ettiği görülmektedir. 1923 yılında 307 öğretim elemanı ve 2914 öğrenci bulunmaktayken, 2008 yılı itibariyle yüksek öğretim sisteminin içinde 90 bin 766 öğretim elemanı ve 2 milyon 372 bin 136 öğrenci ve 94 devlet ve 38 vakıf üniversitesi bulunmaktadır. Niceliksel açıdan bakıldığında çok büyük bir gelişme ve başarı olarak görülebilecek bu sayılar aslında gerçek bir başarıyı işaret etmekte midir?

Üniversitelerden artan beklentiler ‘Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi-Taslak Plan’ da (2006) aşağıdaki şekilde belirlenmiştir:
• Daha fazla öğrenciye ve daha geniş bir yaş gurubuna eğitim vermek, yani kitleleşmek (massification)
• Hızla üretilen yeni bilgilerin ve oluşan yeni bilgi alanlarının tümünü kapsayacak şekilde programlarını genişletmek (academic expansion)
• Eğitimde mezunların iş bulabilmesine, araştırmada ise bilginin yanı sıra uygulanmasına da yönelmek (relevance)
• Toplumla güçlü köprüler kurarak bölgesel ve ulusal kalkınmaya daha fazla katkıda bulunmak
• Paydaşlarına hesap verebilen, açık ve saydam yönetişim modelleri geliştirmek (accountability)

Tüm bu beklentileri, göreli olarak azalmakta olan kamusal kaynaklar ile karşılayabilmek ise giderek zorlaşmıştır. Diğer ülkelerde de aynı sorunla karşılaşılmış, üniversiteler neo-liberalleşmek zorunda kalmışlardır. Yıllar içinde pek çok ülkede hükümetlerin bir üniversitenin işletme harcamalarına katkısı % 80’lerden, % 10’lara düşünce, aynı zamanda yüksek öğrenime de talep artınca bu talebi karşılamanın maliyeti çok artmıştır. Örneğin, İngiltere’de nüfus artış oranı düşmesine rağmen üniversite eğitimi talebi %7,2 artmıştır.

Durum böyle olunca üniversiteler şunları yapmışlardır. İlk olarak üniversite harçlarını artırmışlar; dolayısıyla maliyeti öğrencilerin üzerine yıkmışlar, öğrenciler öğrenimden faydalananlar konumundan çıkıp tüketici ve borçlu konumuna gelmişlerdir. Daha sonra da endüstri ile ortak araştırma projelerine girmiş, gerçeği arama misyonlarını yitirip kar peşinde koşan kurumlar konumuna gelmişlerdir. Son olarak ise giderek artan sayıda geçici ve yarı zamanlı işgücü istihdam etmiş; bu işgücü bilgiyi üretmek ve yaymak işlevini görmesi gereken üniversiteler için yeterli niteliği karşılayamamışlardır. Yani, üniversiteler neo-liberal olmuşlardır. ( Neo-liberalizm ve Yüksek öğretim, Mart 09 2009, New York Times)

Measuring Up 2008 Yüksek Öğrenim Raporu’na (U.S.A) göre bir ülkenin yüksek öğretimdeki başarısını/başarısızlığını ölçen kriterler şunlardır: Yüksek öğrenime hazırlıktaki başarı; yüksek öğrenime katılımın yüksekliği; yükseköğrenimin aile/öğrenci tarafından maddi olarak karşılanabilmesi; yüksek öğrenime katılanların üniversiteyi bitirebilmesi; yüksek öğrenim mezunlarının ülke ekonomisine katkısı ve üniversite eğitimi almış vatandaşların yaşamla ilgili bilgi ve becerileri.

Türk üniversitelerinde bu kriterlerin karşılanması konusunda pek çok zorluk yaşandığı bilinen bir gerçektir ve ortaya çıkan tablo hiçte iç açıcı değildir.

Yüksek öğrenime hazırlıktaki başarı
Türkiye’de 28 ilde 41 lise 2008 ÖSS sınavında üniversiteye hiç bir öğrenci sokamamıştır. Her yıl ortalama 1 milyon 600 bin öğrenci üniversite sınavına girmekte, bunlardan yalnızca 200 bini dört yıllık bir lisans programına yerleşebilmektedir.

Yüksek öğrenime katılımın yüksekliği
Yüksek öğretimdeki okullaşma oranları diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, 18-24 yaş arası üniversiteye kayıt olan öğrenci yüzdeleri Kore’de %53, Finlandiya’da % 32, Türkiye’de ise %18’dir.

Yükseköğrenimin aile/öğrenci tarafından maddi olarak karşılanabilmesi
Türk üniversitelerinde harçlarının azlığı/çokluğu sorununun çözümü sağlanamamış ve hala verimli işleyen bir burs sistemi çalıştırılamamıştır.

Yüksek öğrenime katılanların üniversiteyi bitirebilmesi
2007 yılında dört yıllık bir lisans programında okuyup, ön lisans alarak üniversiteyi bırakanların sayısı 3467’dir.

Yüksek öğrenim mezunlarının ülke ekonomisine katkısı
Türkiye’de üniversite mezunlarının %40’ı iş bulamamaktadır.

Üniversite eğitimi almış vatandaşların yaşamla ilgili bilgi ve becerileri
Türkiye’de üniversiteyi bitirenler üzerine yapılan araştırmalar mezunların birçoğunun öğrenim gördüğü alanın dışında çalıştığını, girdikleri mesleki sınavlarda başarısız olduğunu göstermektedir. Bir başka gösterge ise işverenlerin büyük şehirlerdeki belli başlı üniversiteler dışından başvuru kabul etmemeleridir. Beceri yetersizlikleri okuldan işe geçişi zorlaştırmaktadır. Üniversiteler özel sektörün eleman ve teknoloji ihtiyaçlarına cevap verir konumda değildirler,

Aslında yapılması gerekenler çok açıktır. Yukarıda bahsi geçen altı kriterin Türkiye’de hangi derecede karşılanabildiği sorusu ivedilikle sorulmalı ve bu kriterler doğrultusunda eksikler tamamlanmalıdır. Günümüzde yükseköğretim kurumlarında tüm düzeyler için önem taşıyan başlıca ilkeler şöyle sıralanmıştır (‘Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi-Taslak Plan’ 2006):
• Akademik özgürlük ve yönetsel özerklik
• Üretkenlik ve kaliteye verilen önem
• Etkin kaynak kullanımı
• Mali özerklik
• Saydamlık
• Hesap verebilirlik
• Farklılaşma
• Esneklik
• Katılıma açık olma
• Toplumla ilişki ve uluslararası ilişkilere verilen önem

Yine aynı raporda ‘bu ilkelerin yükseköğretimde uygulanması önemli bir zihniyet değişikliğini öngörmektedir. Dolayısı ile yönetim organlarının yapısının görev ve yetkilerinin yeniden düşünülmesi ve düzenlenmesi gerekmektedir. Böyle bir yenilenme süreci geçmiş birikimleri, deneyimleri ve gelenekleri tümüyle gözardı edemez. Dolayısıyla, değişmesi gerekenle korunması gereken arasında sağlıklı bir denge tutturulmasının önem taşıdığına inanılır. 2009 yılına gelindiğinde bu raporun önerdiklerinin hiç olmazsa bir kısmının bile hayata geçirilememiş olması kaygı vericidir. Popülist amaçlı alınan siyasal kararların yerine, politika yapıcılar ve tüm üniversite aktörlerinin sistemi bir bütün olarak ele alması gerekmektedir. Her ile bir üniversite sloganıyla kurulan üniversitelerin bulundukları ili sosyal ve ekonomik açıdan yukarıya çıkarmakta oldukları doğrudur. Türkiye’de hem aileler hem öğrenciler üniversite eğitimini geleceğe yatırım olarak görmektedirler ve maliyetini karşılamaya hazırdırlar. Üniversitede okumanın maliyetini düşündüklerinde öğrenci kredisinin getirisinin, alacakları tüketici kredilerinden daha yüksek olduğunu düşünmektedirler. Gallup 2007 Araştırması’nda ‘Öğrenim kredisi alamasaydınız üniversite eğitiminizi erteler miydiniz?’ sorusuna % 68’lik bir oran ‘hayır’ demiştir. Ancak, artık üniversitede alınan öğretimin ve diplomanın işlevinin ne olduğu sorgulanmaya başlanmıştır; çünkü yeni dünya düzeninin gereklerini karşılayabilecek nitelik ve becerilerle donatılmış bireyler yetiştirmekte zorlanmaktadırlar. Üniversitelerin değişimleri yaratabilmeleri veya yakalayabilmeleri için akreditasyon sistemini, çıktıları ölçen değerlendirme sistemini, eğitim-öğretim süreçlerinin tasarımını, planlamasını, uygulamasını ve denetimini sağlayan sistemleri bütünsel bir yaklaşımla uygulamaları gerekmektedir. Üniversiteler toplumun itici gücüdür; ancak üniversiteler değişince toplum da değişecektir.